YOLCUYUZ-BU ÂLEMDE

İlkokula henüz başlamamıştım, öyle hatırlıyorum. Yaz sıcaklarının bastırdığı ağustos ayıydı. Mahalle camiine Kur’an öğrenmeye giderdi çocuklar. Ben de onlara dâhil olurdum. Tabii okuma yazma bilmediğimiz için ağızdan ( şifahen) okur ve öğrenirdik. Önce namaz surelerini öğretmeye başlamıştı hocamız. Kur’an dersimiz bitince her gün yaklaşık bir saat kadar da dini bilgiler dersi görürdük. O yıllardan aklımda kalmış, gönlüme yer etmiş bir cümle: “Kalu bela’dan beri müslümanız, elhamdülillah!”  Hocamız bize: “Ne zamandan beri Müslümansınız?” diye sorunca bu cevabı verirdik koro halinde: “Kalu bela’dan beri Müslümanız elhamdülillah!” Sonra bir gün arkadaşlarımızdan biri sordu: “Kalu bela ne demek hocam?” diye.  Hocamız o gün anlatmıştı ben de o gün çocuk zihnimle bu cümleyi gönlüme nakşetmiştim.   

*

Ey can, Bezm-i Elest’ten başlıyor bizim hikâyemiz. Bezm-i Elest, Elest Meclisi… Rabbimizin “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” hitabına ruhlarımızın “evet” cevabı verdiği meclis. Aşk meclisi, ahit meclisi, ezel meclisi… O’na en yakın olduğumuz an… Aşk: Ezelde bir merhaba idi ve şimdi de öyledir aşkına sadık olanlar nezdinde. İnsanın Hak ile âşinalığı ezelden gelir. Burada gördüğümüz güzellikler, duyduğumuz gönle dokunan sözler hep O’nu hatırlatır, hep O’nu söyler bize. Hatta bizim medeniyet dünyamızın sesleri şiirler, şarkılar, türküler hep bunu terennüm eder duymasını bilenlere. Yolculuğumuz Bezm-i Elest’ten başlıyor bizim ve başladığımız yere doğru da sürüyor. O mecliste bir ve beraber, yan yana olan, bu kadar birbirine yakın olan gönüller burada da bir ve beraberdir, beraber ve bir olmalıdır. Bizim birbirimizle tanışıklığımız ta o ezel günündendir. O zaman bu kavga, bu hırgür, bu hırs, bu birbirini boğazlamak niye?

*

Cennet bahçesinden mihnet yurdu dünyaya düştük. İmtihan yeri burası… Çile bülbülüm çile… Bu çileler içinde ezelde verdiğimiz ahde sadık kalmak bütün mesele. Yolcuyuz ve seyir halindeyiz bize tayin edilen nefes adedince. Dünyada hayat denilen bu yolculuğumuz devam ederken asıl yolculuk içimize doğru sürüp gidiyor. Yani içimizde başka bir dünya var, dışarıdaki dünyadan çok farklı olan. “Bir ben vardır bende benden içeru.” Yunus’un işaret buyurduğu sır. İçimizdeki dünyayı keşfetmemiz gerekir önce.

*

Düşe kalka gidiyoruz bu yolda, yara bere içinde ruhumuz. Dünya mihnet yurdu dedik ya. En çok da sevdiklerimiz yaralıyor bizi. Biz yapıyoruz kendimize ne yapıyorsak. Kaç kere uzaklaştıysak, kaç kere kaçtıysak da olmadı uzak limanlara. Olmadı çünkü kendimizden kaçamadık. Kaçtıkça kendimize yakalandık, kendimize kaldık, kendimize döndük yine. Paylaşacak bir dost aradık yaralarımızın acısını. Yaralarımızmış meğer bizi birbirimize sevdiren, hakiki dost yapan. Yaralarımız… “Hastanın halinden ne bilir sağlar?” dememiş miydi ozan? Yara sızlar, yara sızlar, ne bilsin bizim yaramızı yarasızlar! 

*

Hatıralar alnımızın çizgilerinde kırış kırış durur. Ne zaman aynaya baksak yaralarımız tazelenir sanki. Eski dostları hatırlarız her bakışımızda aynaya. Onları görürüz alnımızın kırışıklarında. Herkes sanır ki, Asri Mezarlık’ta yatar onlar. Hayır, hayır gönlümüzdedir onların kabirleri. Gönlümüzde uyurlar huzurla, muhabbetle, dualarla. Dost dostu gönlünde ağırlar, gönlünde dinlendirir. Öyle dedim geçenlerde dostun kabri başında ona fatiha okurken. Yaramızdan anlayan kalmadı sen gittin gideli. Dünya bir acayip oldu. Hikâyemizi unuttuk. Yolu unuttuk, yolcuyu unuttuk, yolculuğu unuttuk. Yaşanmaz bir hal aldı dünya. Ey dost, yalnızım biliyor musun, hem de çok yalnız! Kime derdimi açsam bu dertten bihaber. Çilemin yabancısı herkes. Kamışlıktan kesilen neye döndüm, feryadı figan etmedeyim.

*

Yolcuyuz bu dünyada evet. Kimimiz farkında bu yolculuğun, kimimiz de boş vermiş, gününü gün etmede. Kırıp dökmekte etrafındaki gönlü güzel insanların hatırlarını... Ne yol umrunda, ne de yolculuk! İbadetin kazası var da, gönül kırma günahının telafisi yok.   

*

Kaygusuz Abdal’ın şu dörtlüğü insanı ne güzel tarif eder: “Bu âdem dedikleri / El, ayakla baş değil / Âdem manaya derler / Sûret ile kaş değil” İnsan budur ve manadan ibarettir. Yoksa gördüğümüz bu suretler insan değildir. Suretlerimiz bir gün toprak olup gidecektir. Geriye kalan hakikat olacaktır. Onun için bedenimize gösterdiğimiz özeni canımız için de gösteriyor muyuz? Beden bir binektir canı taşıyan. Can kuşu bu bineğe binip havalanmalıdır. Bu beden kalıbının ardında bir “ben” var benden içeri. Beden, o “ben” i örten bir perde. O perdeyi kaldır ve insanı öyle anlamaya çalış. İnsanda saklı ilahi bir sır var. Bu güzel yaratılıştaki hikmeti, sırrı kavramak gerek. Yine Yunus’tan okuyalım isterseniz: “Vücûd bir bina durur / Sırr-ı hikmet içinde.” Bu beden binasının, elbisesinin içindedir insan. Sureti bırak, sireti gör artık. Modern dünyanın düştüğü yanılgı çukuru burası! Gel, bu çukura sen de düşme! Bir kere yanıldın, bir daha aynı hatayı yapma. Seni eşya olarak gören, özünden habersiz bu anlayışa teslim olma. Senin yerin orası değil! Sen Anadolu toprağından bir cansın, gel özüne dön!

*

Sözümüz kendimizedir. Her gönülde bir aslan yatar lakin biz bilemeyiz. İnsanların gönlündeki macera bize kapalı. O yüzden gaflete düşüp de kimseyi hor görmemek, küçük görmemek gerekir. Gönlü yüce birisini kırdık mı o gönlün sahibini gücendirmiş oluruz, Allah korusun! Arif olan kendini bilir, kendini Hakk’ın kulları içinde en aşağıda görür. Bilemeyiz kimde ne cevher var. Herkesi farklı farklı özellikte yaratmış Rabbimiz. O yüzden yaratılanı Yaradan’dan ötürü seveceğiz ve sayacağız. Biz iyiyiz de herkes kötü mü? Biz her şeyi biliyoruz da başkaları bilmiyor mu, onlar kör ve sağır mı yani? Dikkat etmek gerek söze, davranışa. İnsanların, özellikle dostların kıymetini öldükten sonra bilmenin bir manası ve yararı yok. Dünyada iken insan ve dost kadrini bilmek, gözetmek gerekir. Kör ölünce badem gözlü olur derler ya. Öyle olmasın!

*

Bazı insanlar vardır ki, onlar doğdukları asrın insanı değildirler. Çağlar ötesinden gelip vaktimizi selamlarlar adeta. Şair şöyle tarif eder bu kişileri: “Aşk ehli ölmez / Yerde çürümez / Yanmayan bilmez / Ateş-i aşka!”  Aşk ehlidir bu insanlar. Aşkın ölümsüzlük kadehinden yudumlamışlardır. İşte onlardan biri, çağını aşıp bugün dahi gündem olan Mevlana Celâleddin Rumi’den bir alıntı okuyalım birlikte ne dersiniz?

*

Anlatılır ki, adamcağızın biri, bilgelerden birisine içerisinde bulunduğu halden şikâyette bulunmuş: “Her gece rüyamda bana bir ayı musallat oluyor ve beni sürekli rahatsız ediyor. O bilge de şöyle bir hal çaresi sunmuş ve demiş ki: “Bir daha o ayı gelirse korkma, kulaklarından tut, kuvvetlice çek ve bırakma onu!” Adamcağız bu tavsiyeye uymuş. O gece, ayı geldiğinde kulaklarından yakalamış, olanca kuvvetiyle çekmiş de çekmiş. Bir de ne görsün, çektiği kulak kendisinin! O ayının nefsi emmâresi olduğunu fark etmiş. Dışarıdakilerle uğraşarak enerjimizi tüketmek yerine, daha çok kendimize çeki düzen vermemiz gerekir.

*

Kendinle tanışmak, tanışık olmaya çalışmaktır kendini bilmek. Kadim zamanlardan bugüne insanın kendisiyle tanışma serüveni devam ediyor. Bugün geldiğimiz noktada modern insan, kadim zamanlara göre bu açıdan baktığımızda çok geridedir. Nasıl olur diyeceksiniz biliyorum ama alet edavat meselesi değil bu konu. Teknolojide bu kadar ileri gitmemize rağmen varlık nedenimizle, kendimizle ilgili konularda, birbirimizle sağlıklı iletişim kurabilmede maalesef gerideyiz. Doğadan, topraktan, birbirimizden, hakikatin bilgisinden, kendi yaşam alanımızdan uzaklaştıkça kendimizden uzaklaşıyoruz. Kendimizi bilmek, sadece bir kuru bilgi meselesi değildir. Modern insanın hayatında dua nerededir mesela? Bir arayışı söz konusu mudur modern insanın yaratılış ve yaratıcı üzerine? Modern insan bilgisi ve zekâsı sayesinde ortaya koyduğu teknolojiyle konforun en alasını yaşarken niçin mutluluğu yakalayamıyor, niçin sürekli mutsuzluk üretiyor? Kalbi alakalar ne anlam ifade ediyor modern insanın hayatında? Kalbi Allah’ın evi olarak gören bizim medeniyetimizin büyüklerinden ve onların insanın sorunlarına getirdiği çözümlerden ne kadar haberi var modern insanın? “Kendini bilen Rabbini bilir.” düsturu ne ifade ediyor onun için? İrfan ve hikmetle arası var mıdır modernitenin? Bilmek mi önemli, tanımak mı modern insan için? “Ben yere göğe sığmam, mümin kulumun kalbine sığarım.” kutsi hadisinin sırrınca modern insan Rabbine yakınlaşma yolunda bir eylem içerisinde midir veya kalbinde olan misafirden haberi var mıdır? Hep dışarıdadır modern insanın gözü daha kendine dönemedi, dönmeye de niyeti yok gibi. Bütün sıkıntılarının kaynağı burada: Kendinden haberi yok, bezm-i elest de verdiği sözden haberi yok!

**

ŞİİR FALINDAN:

Cânıma bir merhaba sundu ezelde çeşm-i yâr

Şöyle mest oldum ki gayrın merhabâsın bilmedim

Şair Ahmet Paşa

*

(Ezel gününde sevgilinin gözü bana bir merhaba lûtfetti. O gün bu gündür, o bakışın mestliğiyle başkasının merhabasını hiç tanımadım)

YORUM EKLE
YORUMLAR
Bafra
Bafra - 3 hafta Önce

Gule gule yine bekleriz

banner997

banner954