ŞEHİR VE İNSAN

İnsan bir şehri niçin sever, bir coğrafyanın neden âşığı olur? Üzerinde etraflıca düşünülmesi gereken cevabı derin bir soru bu aslında. Sevdiklerimizden, geleneğimizden, kültürümüzden bizi kendine çeken bir hatıra, bir koku, bir ses, bir renk varsa severiz o şehri. Bunlar yoksa şehir dediğimiz şey kupkuru bir toprak parçasıdır. Bizi yaşadığımız şehre bağlayan hayallerimiz ve umutlarımızdır belki de. Bu yazımızda şehir üzerine kafa yoralım isterseniz biraz.

**

İnsanoğlu fani bir varlık. Allah’ın (c.c) kendisine verdiği vade süresince bu dünyada yaşar ve nihayetinde ölümle bu dünyaya veda eder. Dostları olur, sevdiği olur, ailesi olur, bir gün gelir unutulur gider. Çünkü dünya telaşe yeridir ve burada vefa aramak da çok mantıklıca değildir. Hele de şu yaşadığımız modern zaman dilimlerinde… Biz de unutuyoruz zamanla hiç unutamayacağımızı zannettiğimiz simaları. Ancak bizde derin izler ve hatıralar bırakanlar istisna. Onlar kendilerini zaman zaman geçmişin sisli perdelerini aralayarak bize hatırlatıyor. Biz de onları özlemle yâd ediyor, dua ediyoruz.

*

İnsan bu dünyaya yaşadığı şehirleri imar ederek, o şehirlere ruhundaki ulvi hisleri nakşederek izler bırakır. Şehir ve insan… Şehri insan ve o çağın ruhu inşa eder, insanı da bir anlamda şehir… Tabii bu, insanda var olan medeniyet tasavvuru ve inşası gibi çok önemli iki yeteneğe bağlı. Tarih sahnesinden nice topluluklar, nice milletler gelip geçti. Bu topluluklardan bazılarına baktığımızda onlardan geriye güçlü ve ayakta kalan şehirler kalmadığını görürüz. Kendileriyle beraber şehirleri de tarihin çöplüğünde kaybolup gitmiştir. Çünkü bu toplulukların hiçbir zaman güçlü bir medeniyet kurma yetenekleri ve tecrübeleri olmamıştır. Güçlü devletler ve medeniyetler kurabilme yeteneği de bir nevi Allah vergisidir diyebiliriz. Türk milleti güçlü devletler ve medeniyetler kurma noktasında diğer topluluklardan daha üstün özelliklere sahiptir. Yüzyıllara meydan okuyarak bugünlere kadar gelmiş, medeniyet dünyamızın kodlarını taşıyan Müslüman Türk şehirleri bunun canlı ve müşahhas şahitleridir. Biz, yurt tuttuğumuz topraklarda adalet ve esenliği tesis ettiğimiz gibi bu topraklarda inşa ettiğimiz eserlerle de kalıcı olmayı hedeflemişiz. Yurt tuttuğumuz topraklara bir daha silinmemek üzere imzamızı atmışız. Şehirlerimizde insanı rahat, huzur, esenlik ve sulh içinde yaşatmışız. Yeryüzünü maddi ve manevi anlamda imara çalışmışız.

*  

İnsan, yaşadığı evinden başlayarak bütün şehre velhasıl dünyaya hoyratça dokunuşlarla yaklaşmamalı. Bir sanatkâr edasıyla ruhundaki güzellikleri evine, işyerine, okuluna, ibadethanesine, yoluna, ırmağına, dağına, taşına yansıtmalı. Ey insan, şefkatle, incelikle, zarafetle, merhametle dokun toprağına, taşına, suyuna, havasına bu aziz yurdun. Bir Moğol süvarisi gibi davranma! Şehri yukarıdan, gökdelenlerden izleme, haydi gel otur şu servi ağacının gölgesindeki yeşil çimenlere ve bir de buradan seyret şehri kuş sesleri eşliğinde. Yaptığın binalar bu yeşil çimenlerden ve bereketli topraklardan ne kadar uzaklaşırsa, sen de o kadar uzaklaşırsın kendinden, huzurdan, mutluluktan, esenlikten.

*

Şehirlerimizi güzelleştiren esas unsur, tarihi mirasımızdan gelen milli zevkimiz ve estetik anlayışımızdır. Şehirler bunlarla hayatiyetini korur, devam ettirir. Gözleri tırmalayan, ruhu sıktıkça sıkan estetik ve ruhtan yoksun binalarla iç içe yaşamak zorunda bırakmamalıyız kendimizi. Daha fazla bina yığalım, daha fazla kazanç sağlayalım kaygısıyla hareket etmemeliyiz. Önceliğimiz yaşam alanlarıyla, trafiğiyle, binalarıyla yaşanabilir, nefes alınabilir, huzur veren şehirler inşa etmek olmalı. Elinin değdiği taşta çiçekler açtıran bir derviş mimar sakinliği, sanatla ruhu incelmiş bir mümin vakarı, duyarlılığı içerisinde inşâ etmeliyiz şehirlerimizi. Çünkü zaman, mekân bize emanettir. Bu emaneti hoyratça dokunuşlarla ziyan edemeyiz. Eğer ziyan edersek kendimize yazık etmiş, insan olarak bu dünyadaki misyonumuza aykırı davranmış oluruz. Bu da bize huzurdan ziyade kaos, stres, kriz, depresyon ve karmaşadan başka bir şey vermez.

*

Şehirler, içinde yaşayan insanlara benzer. İnsan ve şehri bir babanın iki evladı veya birbirine sadık iki dost gibi düşünebiliriz. Sevinçleri, kederleri, başarıları, yenilgileri ortaktır, aynı kaderi yaşarlar. İnsan, eliyle büyüttüğü şehrin bağrına gömülür bu dünyadan ayrılırken. İster ki, o şehirde bir eseri olsun, unutulmasın, bir mezar taşı olsun, hayır dua ile anılsın. Bunu ister insan. Bir çeşmesi kalsın geriye insanlar, kuşlar susuzluğunu gidersin bu çeşmeden. Öyle bir köprü inşa etsin ki, çağlar boyunca azgın nehirler üzerinden insanları selametle karşı kıyıya geçirsin. Bir caminin kemerine işlediği nakışlar seyredenleri başka âlemlere kanatlandırsın, kalem gibi göğe doğru yükselttiği minareden okunan ezanlarla dinleyenlerin ruhu şâd olsun. Maddeyi mananın hizmetine versin, insan insana yararlı olsun bu dünyada. Herkes sadece kendisi için yaşamasın. Şehir el ele, gönül gönüle yaşayan insanların yuvası olsun. Yoksa biz de gidenler gibi bu geçici dünyadan göçeceğiz. Kendimize sormamız gereken esas soru şu: Arkamızda ne bırakıyoruz, bizden geriye bu şehirde ne kalacak iyilik ve güzellik adına?

*

Batı zihniyetinin ürünü olan modernite bugün geldiğimiz noktada insanı kadim geleneklerinden uzaklaştırmak için bütün argümanlarını kullanmaktadır. Dolayısıyla insanlığı bir felakete doğru sürüklemektedir. Buradan hareketle Batı kentlerindeki modern insan, göğü delercesine üst üste arsız bir şekilde yığdığı o yüksek, konforlu binalarda gönlünün huzurla dolacağını mı düşünüyor acaba? Havasını, suyunu, toprağını kirlettiği, yeşilini katlettiği şehirlerin modern oto yollarında lüks arabasıyla seyahat ederken penceresini açıp rahatça nefes alabileceğini mi zannediyor? Estetikten uzak, insan ruhuna hitap etmeyen, insanları daha çok hasta eden sözde konforlu ve modern binalarda yorgun ruhunun şifa bulacağını mı hayal ediyor? Peki, ne yaptığının farkında olmadan, akıbetini düşünmeden nereye koşuyor Batı’nın modern insanı? Allah’ın doğada koyduğu bir düzen var. Modern insan, doğadaki bu düzen içerisinde canlı ve cansız varlıklarla birlikte doğal çevreyi tahrip etmeden uyum içerisinde yaşamalıydı. O, aksine bitmek tükenmek bilmeyen hırs ve çıkarları uğruna doğayı ve şehri tahrip ederek kendi sonunu hazırlıyor. Artık çok geç olmadan bu hoyratça ve bilgelikten yoksun tavrından vazgeçerek yaşadığı şehre saygı duymalı, sevgiyle dokunmalı her köşesine. Şehre saygı duymak kendine ve beraber yaşadığı insanlara saygı duymak demektir. Modern insandan beklediğimiz biraz incelik, biraz hassasiyet, biraz saygıdır!

*

Şairler şiirleriyle yudumladığımız çaylara lezzet katsın, ressamlar fırçalarıyla duvarlardan tebessüm etsin, mimarlar insanı kucaklayan, ruhu dinlendiren binalar inşa etsin, öykücüler bu toprağın insanının hikâyelerini kâğıda döksün… Çünkü bu mübarek topraklar görülecek, anlatılacak, yazılacak sayısız güzellikle dolu. Doğru okunup, iyi anlaşıldığında görülecektir ki, aslında bu güzellikler cendereye sıkışıp kalmış modern insanın buhranına çare sunmaktadır.

*

Şehir, bahçelerindeki rengârenk çiçekleriyle, farklı duygu ve düşüncedeki insanlarıyla güzeldir. Şehrin zenginliğidir bunlar. Şehir bu özelliğiyle kavga, kargaşa yeri değil ahenk ve eminlik yurdudur aslında. İnsanı yaşat ki şehir yaşasın, devlet yaşasın. Farklılıklara saygı duy, birlikte yaşamayı öğren. Ayrık otlarını temizle bahçenden. Ayrımcılık yapan, bölen, fitne çıkaran, terör ve dehşet saçan hainlere göz açtırma. Huzurun düşmanı olanlara sen de düşman ol. Çünkü yaşadığın şehir sana emanet! Çünkü sen yaşadığın şehri hiç terk etmedin, bayramların orada, tatillerin orada geçti. Sıcacık taze ekmeğin parasını alın terinle helalinden bu şehirde kazandın. Bu şehrin sahibi sensin. Bu toprağın çocuğu olarak yeniden yine sen tasarlayacaksın yaşadığın şehri. Yabancı diyarlardan gelen adamlar, onların fikirleri değil, öz be öz Türk İslam Medeniyetinin bir evladı olarak, kendi medeniyet dünyandan aldığın ilhamla sen inşa edeceksin yaşadığın şehri. Dünyaya huzur ve güvenle yaşanılan bir şehir nasıl olurmuş sen göstereceksin! Haydi, yolun açık olsun genç adam, şimdi bir iz, bir hatıra bırakma vaktidir kendinden bu şehre!

*

NOT: Yeni çıkan ‘Bir Tutam Huzur’ adlı denemelerden oluşan ikinci kitabımıza ilgi gösterip bizi gönüllerine ve kütüphanelerine misafir eden kıymetli okurlara ve dostlara teşekkür eder, sağlık ve huzur dolu günler dilerim.

*

ŞİİR FALINDAN:

Bir zafer müjdesi burda her isim:
Sanki tek bir anda gün, saat, mevsim
Yaşıyor sihrini geçmiş zamanın
Hâlâ bu taşlarda gülen rüyanın.

Ahmet Hamdi Tanpınar

YORUM EKLE