SABAHIN BEŞ’İNDE ŞİİR YAZILIR MI?

Acıyla beslenince yazarsınız işte. Yazdıklarınızda derinlik oluşmuşsa geçmişinizde bir derinlik olduğu içindir. Kâinatta hiçbir şey sebepsiz değildir. Her şeyin bir anlamı ve görevi vardır. İnsanın emrine verilen her şey, insan daha iyi anlasın, yaşasın ve inansın diyedir. Allah hiçbir insana kaldıramayacağı yükü vermemiştir. Sadece insana özel bir durumdur bu. Varlığıyla arzı endam eden diğer canlıların tahammül ve sabır gücü sınırlı olduğundan ağır yük biz insana mahsustur. İnsan bu yönüyle en dirayetli dünya canlısıdır. Oturalım ve düşünelim: Ne acılar geçti başımızdan ancak halen yaşıyoruz. İlk defa âşık olan Ondört yaşındaki genç platonik aşkı böylece öğrenmiştir. Yani ona göre aşk, bir acının tecrübe edilmiş son halidir. Oysaki aradan beş yıl geçince o genç platonik kavramının kendisini de unutmuştur.


Her yazının şiirde olduğu gibi ilham kaynağı olmuştur. Baştaki söylediklerimle bağlantılı olarak devam ediyorum: Dünyada hiçbir şey sebepsiz olmadığından hiçbir yazının da yazılış sebebi yok değildir. Bazen gökte asılı bir bulut, bazen bembeyaz açan erik ağacı çiçekleri, bazen ilk kez okuduğunuz bir şiir... En azından benim yazılarımda bu böyle olmuştur ve böyle olmasını da Yaratan’dan hep istemişimdir. Sözler seslere dönüşür. Kalemden çıktıktan sonraki yazı, sızı olur. Okuyan da okunan da dertlere merhem olur. Yazmanın bir görevi de budur. Okumak bir sonraki hamleyse eğer, bu hamle acıdan beslenen yazmak fiilinin doğal neticesidir.


Bu yazımın ilham kaynağı da bir dergide okuduğum bir şiir. Hikâyesini de dinleyince evet oldu işte diye düşündüğüm bir şiir bu. Bizim iş biraz böyledir. Eğer evet oldu izahından sonraki gelmesi muhtemel olan kelimeler, sözler ve cümleleri peş peşe getiremezseniz yeni bir yazı da şiir de çıkaramazsınız. Sabahın beşinde yazılan şiirlerin de yazıların da değerli oluşu bundandır. Yazı hayatı böyle değerlendirilmelidir. Söz bizim emrimizdedir. Kelimeler söze dönüştüğünde yazarını da yazıyı da daha iyi anlamaya başlarız.


Bir dergide okuduğum bu şiir de şairi gibi yaşanmışlık kokuyor. Öyle ya, öyle kolay değil yazmak! Kimine göre biraz süslü cümleler araklamak, yeni ve farklı kelimeler kullanmak, yabancı hatta argo tanımlarla cümleye başlamak etki bırakmaz. Başarı öyle hemen gelmiyor. Hayatın içinde yoğrulmak, sokakta yürümek, ırmağın akışını seyretmek, bir fakire yardım eli uzatmak, yaşlı bir teyzeyi yolun karşısına geçirmek, bir çocuğun elinden tutmak, bir dostuna tebessüm etmek hayatın içinde olmak demektir. Hayatın içinde olanlar hayatı tam yaşayanlardır. Bakmayın öyle Boğaz’da yalılarda ikamet eden sanatçılar olduğuna. Şahsen bana çok inandırıcı gelmiyor bu kentli yazar algısı. Ramazan pidesinin kaç lira olduğunu bilmeyen bir yazarın nitelikli eserler ortaya koyacağına -en azından ben- asla inanmıyorum.

 Şiirinde halkın gündelik hayatında kullandığı kelimelerin anlamını bilmeyen, uydurukça kelimeleri alt alta yan yana koyarak modern şiir yazan bir güruh kesinlikle sanatın kaynağından beslenmemekte, kendi toplumunun değerlerine aykırı yaşamayı uygar batılı olmak zannetmektedir. Bu aslında ne acı bir durumdur. Böylesi eserler kalem, harf, kâğıt ve vakit israfından başka nedir ki? Kendisine sabah aynada bakmadan, sokağında top oynayan çocukların başını okşamadan, yolda açan ağaçların kokusunu ciğerlerine çekmeden, denizde sahille dost olan dalgalara imremeden nasıl kaliteli eserler verilebilir ki? Kendi değerlerine uzak, yemek kültürü bile devşirme olan, çay ocağında değil de bize dayatılmış mekânlarda hayale dalmak gerçek şiirin de sanat eserlerin de ortaya çıkmasına manidir.

Nitelikli eserler neden çıkmıyor, çıksa da neden üst düzey dergilerde bu eserler yayınlanmıyor sorusunun bir cevabı da şudur: Enaniyeti, kibri, modernizmin istediği yalnızlığı terk etmeden sanırım istediğimiz de olmayacak, yazdıklarımız sadece bizim defterlerimizde unutulup gidecektir. Bu çıkmazın naçizane çözümü i’sar dediğimiz kendimizden önce başkasının mutluluğunu istemek, mutluluğuna çalışmak ve mutluluğuna ortak olmakta saklıdır. İşte en güzel şiir de bu değil midir?


Derdi olanların derdini açabileceği dostları olan ve kendisini de dinleyebilecek kadar özgün olabilen insanlar hem yazmayı başaranlar, hem de önce gönüllere sonrasında ise dergilerin sayfalarına girmeyi başaranlardır.


Önce gönüllere girmek gerek.

YORUM EKLE

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner823

banner822