NE OLUR GERİ DÖNME!

Olay şu: Evli bir kadın internette tanıştığı bir adama kaçıp belli bir süre onun evinde yaşıyor. Sonra dedektif programcılar kadını bulup stüdyoya getiriyorlar. Kadının resmî kocası olan adam, kadının kaçtığı adam da olduğu halde, eşine(!) yalvarıyor: “Ne olur geri dön!”


Olayı şöyle açalım: Lale Devri, "zevk ve sefâ" devri olarak isimlendirilmiş. Adını, o dönemde İstanbul'da yetiştirilen ve zamanla ünü dünyaya yayılan lale çiçeklerinden alması, çok sonradır.(Yahya Kemal bir sohbet esnasında bu dönemi Lale Devri olarak tanımlar.) Bu devirde neler olmuş: Sanat ve toplumsal hayata özgün bir anlayış getirilmiş, kütüphaneler, çeşmeler, su ihtiyacını karşılamak için su bentleri, Medreseler, Külliyeler, dönemin belki de en gözde eseri olan Sâdâbâd Kasrı, bu dönemde yapılmıştır. Yani saraya kapanıp kimse zevk içinde yaşamamış. Devam edelim. Avrupa başkentlerine geçici elçilik heyetleri yollanmış, Said Efendi ve İbrahim Müteferrika Avrupa'dan matbaayı getirmişler. İlk kez çiçek hastalığına karşı aşı uygulanmış. İstanbul'daki yangınları önlemek için yeniçerilerden Tulumbacılar adı verilen bir itfaiye ocağı kurulmuş. Çini atölyeleri açılmış. Kâğıt fabrikası açılmış. Türk tarihinde çeviri çalışmalarındaki ilk enstitüleşme bu dönemde görülmüş. Ancak bu dönem için” yüksek edebiyat ve statü, yüksek zümre için yapıldı, halk açtı perişandı” diyerek başka suni çıkışlara kapı aralandığından, sürekli bir arayış içinde olmuşuz. Bu arayışlarda aslî unsuru yani insanı öncelemeyi unuttuğumuzdan Batı’nın maddi ilerlemesine kanıp manevi gerilemeye razı olmuşuz. Görsel ilerlemeyi kazanım sanmışız. Bu çıkışların ya da kaçışların çare olmadığını bugünlerde TV’lerin programlarında gördük. Kaybettik.


İnsan bedeniyle değil ruhuyla oluşur. Beden geçici, ruh ölümsüzdür. Memleket gayesi olan edebiyatçılar ruhu anlamaya çalışırlar. Memleket demek medeniyet demektir. Medeniyet de ölümsüz ruhlarla örülecektir. Önce altmışlar sonra seksenler, doksanlar derken milenyum denilen “sıfır sıfırlı” yıllara geldik. Yani iki binli yıllar. Her on yılda bir değişim oldu. Bu değişim bazen ileriye bazen geriye olmuş olabilir. İster moda deyiniz ister dayatma, saçımızdan pantolonumuza kadar her şeyimizi belirleyen bir güç oluştu. İspanyol paça, Amerikan saç kesimi, kot pantolon üzerine lacivert ceketler. Buna dış güç deyip de kurtulamayız. Çünkü hepimiz oradaydık.


Anadolu insanını çamurlu ayakkabısından dolayı evlerine sokmayan zihniyet bugünlerde halkçı numarası yapıyor. Kanmayalım. Bindiğimiz metro, tramvay hepimizindir. İnsanı merkezine almayan hiç bir akım ilanihaye sorgulanamaz değildir. Bu ters çark elbet bir gün kendi dişlisini yiyecektir. Kimin ne yaptığı değil kimin neyi doğru yaptığına bakmalıyız. Yüz tane icraatından elli birini doğru yapanların yanındayım. Edebiyat da böyledir. Okullarda okutulan edebiyat dersinden bahsetmiyorum. Bir diğer adı medeniyet olan edebiyattan bahsediyorum. Edebiyat ruh katar, yön tayin eder, şuur kazandırır. Şiir de nesir de edebiyatın birer şubeleridir. Niçin bunca şiir diye sorulan bir soruya da bu şekilde cevap vermiş olayım.


Kadın ve kız çocuklarına en güzeliyle değer veren kadim medeniyetimizin yanında olmaya devam edeceğiz. Hangi, şehir adıyla olursa olsun, erkeği geriye atan; kadını öne çıkaran (ya da tersi) sözleşmeyi asla tasvip etmiyorum. Edebiyatta kullanılan kadın, eşinin bile ismini söylerken kalbinden söylediği hanımdır. Bu medeniyet değil de nedir. Medeniyetle anlatılan kadın, ayaklarının altında cennet olan kadındır.

Kadın, erkek ve çocuklar birbirini tamamlayan şiir gibidir. Şiirin başlığı erkek ise, en güzel cümlesi kadın, imzası ise çocuklardır.

Türk kadınını ve Türk erkeğini zillet haline düşürerek ailenin temelini sarsan bu programları kaldırmak için RTÜK neyi bekliyor?


Keşke sözleşmeye değil de özleşmeye kulak kabartsak…

YORUM EKLE
YORUMLAR
Haşim Geyik
Haşim Geyik - 3 hafta Önce

Kanayan yaramıza parmak başmışsın gardaş inşAllah merhem olur ve tedavi yoluna gidilir...

banner997

banner954