İHRAÇ FAZLASI MÜLK MESELESİ

İnsan acz içinde yaşıyor. Bu acziyet, insana kendini hatırlatıyor. Zayıf oluşunu, güçsüz oluşunu, mutlak yaratıcının yardımına muhtaç oluşunu tüm canlılar biliyor elbet. Yeri gelir bir çiçek, yeri gelir bir dağ, yeri gelince bir deniz bile…

Denizlerin dev dalgalarla kendi kendini dövmesi, ırmakların su baskınlarıyla kendini boğması, rüzgârların hortumla tayfunla yaşamına son vermek ister gibi hırçınlaşması maddi olarak yaşayan tek varlık olan insan için bir ihtar değil midir?

Daha çok yeni ve çok taze. İstanbul’da, Bursa’da, Eskişehir’de yaz günü yerleri bembeyaz yapan dolu fırtınaları bir an için kendimizi kendimize getirmedi mi?

Elazığ’da, Malatya’da, Van’da, Manisa’da zemini yerinden oynatan depremler insana hey sana da ne oluyor diye bağırmadı mı?

Ayettir. Yeryüzünde böbürlenerek yürüme. Ne malımız ne makamımız ne yüksek mevkideki tanıdıklarımız bizi kurtaramaz. Bankadaki biriktirdiklerimiz de ihtiyaç fazlası evlerimiz ve arabalarımız da ancak bizi metaya köle yapan ihraç fazlası artıklardır. Müslüman kendine gel.

Şov Televizyonunun ana haber sunucusu gibi kötü bir şey olunca olayı hemen dine diyanete Müslümanlara bağlayacak değilim. Müslüman kendine gel deyişim tüm insanların doğuştan mü’min oluşundandır. Mü’min, yani tam inanmış insan.

Şair-i azam Necip Fazıl Kısakürek’in dediği gibi tam inanmış dört adam… Mesele bu. Bütün mesele tam inanmış dört adam olabilmek.

Yani demek istiyorum ki, kötü bir şey olunca değil normal zamanlarda aklımıza gelsin namazımız orucumuz dinimiz diyanetimiz… Bu vesileyle dedim bile.

Zenginliğin –varsa-kötülüğünü hiç kimse örnek vererek aman zengin olmayalım demez de hacca gitmiş ve fakat tam manasıyla ihlâsını kazanamamış bir kişinin kötü bir hasletini hemen boş yere Araplara para vermiş demeye bağlamaya bayılır bizim insanımız. Ey insan kendine gel. Bu çemberin içinde sen de varsın.

Korkuyoruz, şaşırıyoruz, üzülüyoruz. Bir an kendimize sığınıp mutlu oluyoruz. Fırtına sonrasında limana sağ salim gelen gemiden inince de unutuyoruz her şeyi. Bir yaprak bir dal, ağacını unutabilir mi, unutmamalı…

Avemeler açıldı camiler neden kapalı diye hayıflanan kişilerin camilere gelmediğini görüyoruz. Üzücü bir durum. İnsan inandığı değeri savunmalı, batıl bile olsa.

Bütün bunlar hayatın içinden ve merkezinden gelen bir yakınmadır benim için. Hayatının merkezine inandığı davasını koyamamış insanın anlatacak neyi olabilir? Dava demek ne demek hiç düşünüyor muyuz, mahkemeleri mi, adliye saraylarını mı kastediyoruz, elbette hayır.

İnsanın davası kalbidir, adliye sarayı da değerleridir. Kalbi ve değerleri arasında bağ kuramadıktan sonra ağızdan çıkan kelimenin ne önemi var… Kelime, sözün ağızdan çıkarken dili yaralaması demektir. Dilimiz yaralı olmadan ihtiyaç fazlası mülkün geride kalanlara asla faydası olmayacaktır.

Deprem gelmeden, sel gelmeden, hastalık gelmeden sen kendine gel ey insan…

YORUM EKLE