HAKİKATE ÂŞIK OLMAK

Birçok insan hakikat denilen cevherin bir paket servis halinde hiçbir arayış olmadan, bu uğurda hiçbir gayret göstermeden kendisine bahşedileceğini, gönlüne doğacağını sanıyor. Hoop sihirli bir dokunuş ve işlem tamam. Yok tabii ki yok böyle bir şey!

*

İnsanın hakikati arama serüveni bu dünyadaki en anlamlı ve en değerli gayrettir. O yüzdendir ki, ta eski çağlardan bugüne bu serüveni anlatan kıssaları ibretle ve hiçbir usanç duymadan okuyoruz, dinliyoruz, bu tecrübelerden istifade etmeye çalışıyoruz. Her okuyuşumuzda önümüzde yeni bir kapı, yeni bir tecrübe alanı açılıyor. Ayrıca evrensel bir boyutu da var bu kıssaların. Hakikat arayışı bitmedi, devam ediyor. İnsanoğlu yeryüzünde var olduğu müddetçe, güneş doğup batmaya devam ettikçe de sürecek.

*

Hakikat arayışı insanın kendini arayışı, kendi hakikatinin peşine düşmesidir aslında, kendinden başlayan ve bütün dış dünyayı da sarıp sarmalayan bir yolculuk. Biz burada, bu dünyada gurbetteyiz aslında, vatan-ı asli den kopup buraya düşüşümüzün sancılarını yaşıyoruz. Cennet gibi bir yerden mihnet yurdu dünyaya düştük. Bizler dost bağının bülbülleriydik biraz uzaklaştık dost bağından ve şimdi burada o ilahi yurdu özlemekteyiz. Bütün sancılarımızın, arayışlarımızın kaynağıdır bu aşk ve özlem. Orayı burada yaşamaya çalışmak aslolan tabi. Eğer ilahi programa uyulursa dünyayı da huzur içerisinde yaşanabilir cennet gibi bir yer haline getirmek insanın elinde. Tabii şunu da belirtelim, bu biraz Yunus’ça bakış oldu hakikat kavramına, felsefeciler daha farklı bakıyor olabilir.

*

Hakikat yolculuğunda nihai hedef mutlak hakikattir. Mutlak hakikat ise bizi en güzel surette yaratan Yüce Rabbimizdir. Rabbimiz bilinmeyi murat ettiğine göre bizi yaratırken buna uygun yetenek ve kapasiteyle donatılmış olarak yarattı. Bize kendisini arayıp bulduran Yüce Allah’tır. Bu hakikat arayışının öznesi O’dur. O’nun hidayeti, lütfu ihsanı, yardımı olmadan yaprak oynamaz. Onun için bu yolculukta sığınağımız, yegâne yardımcımız Yüce Rabbimizdir. Dünyaya geldik, mihnet yurduna geldik, bir imtihana geldik. Burada O’nu bize unutturacak birçok şey var. Hakikat arayışı bir mücadeleden ibaret aslında bu yönüyle. Bize O’nu unutturan her şeyle mücadele etmek. Bir numune-i imtisal olması açısından Gazali’nin hakikat yolculuğunu anlamaya ve bir nebzecik de olsa onun bu kıymetli tecrübesinden istifade etmeye çalışalım.

*

Gazali’nin hayatında dikkatimizi çeken önemli noktalardan bir tanesi ilim tahsili uğrunda, hakikati arama yolunda yaptığı seyahatlerdir. Yaşadığı öz yurdunu, evini, ailesini, sevdiklerini bırakarak çok uzak beldelere yaptığı bu seyahatlerin birinde yaşadığı bir hadise onun hayatını alt üst eder ve baştan sona değiştirir. Hatta bu hadiseyi kendisine ilahi ikaz olarak görür. Artık o, eski Gazali değildir.

*

Ömrünün önemli bir bölümünü harcadığı bu ilmi seyahatlerinden birinde, memleketine dönüş yolundadır Gazali. Ne kadar kitabı, ilmi kayıtlarını tuttuğu defterleri varsa hepsini toplayıp bir deveye yükler. Bunlar onlarca yıllık emeğinin ürünüdür. Hazırlıklarını tamamladıktan sonra yolcularla beraber o da kervana katılır. Artık evine dönecektir. Kervan beldeler geçerek güzergâh boyunca ilerler. O esnada istenmeyen bir gelişme olur, eşkıyalar kervanın önüne çıkar ve yolu keserler. Yolcuların altın, para, ticari mallar gibi ne kadar değerli eşyaları varsa hepsini alır gasp ederler. Sıra Gazali’ye gelir ve onun devesine yüklediği ne kadar kitap ve defterleri varsa hepsini alırlar. Gazali, eşkıya reisinin yanına giderek yalvarır: “Ne olur aldığınız kitaplarımı, defterlerimi bana geri verin. Ben onlar için senelerimi harcadım. O aldığınız eserler sayesinde ilim sahibi oldum. Siz ne yapacaksınız ki onları, sizin işinize yaramaz! Ne olur onları bana geri verin!”  Eşkıya reisi basar kahkahayı ve şöyle der: “Senin elinden kitaplarını, defterlerini alınca sende ilim adına bir şey kalmıyor. Bu halinle sen bir de ilim adamı olacaksın öyle mi?” diyerek ona güzel bir ders verir. Kitaplarını ve ders notlarını da iade eder. Bu hadiseden çok etkilenen Gazali, bundan sonra öğrendiği her şeyi zihnine ve gönlüne yerleştirerek öğrenir ve çalışır.

*

Gazali’nin en önemli yanı akıl, itikat (inanç) ve tasavvuf sahasındaki derin incelemeleri, yepyeni anlayış ve yorumlarıdır. O, İslam dünyasının insan yetiştiren iki önemli kurumu medrese ile tekke bütünlüğü içerisinde kendisini yetiştirmiştir. Bu alanların hiçbirisini ihmal etmeden, derinlemesine inceleyerek, sınırlarını belirleyerek, her birini anlamaya çalışarak hakikat yolculuğunu kemale erdirmiştir. Artık medreseyle tekkenin kavga etmesinin anlamsız olduğunu ortaya koymuştur. Onun ilmi anlamda kesin ölçütleri vardır ve ilmi bilgileri bu ölçütlerden süzerek değerlendirir.

*

Kendisinden sıkı bir eğitim öğretim disiplini içerisinde kelam, fıkıh, felsefe ve mantık okuduğu hocası Cüveyni onun hakkında “ Gazali bir ummandır.” tespitini yapar ve fıkıh alanındaki ‘El-Menhul’ adlı eserini inceleyerek şöyle der: “Oğlum, beni sağken mezara koydun, vefatımı bekleyemez miydin?”

*

Şöyle der Gazali hakikat yolculuğunu anlatırken: “Gençliğimin ilk yıllarından yani bulûğa erdiğimden şu ana kadar -ki şimdi elli yaşındayım- aralıksız olarak bu derin denizin (gerçeği/hakikati arama denizi) dalgaları ile boğuşuyorum. Hiç ara vermeksizin çekingen bir korkak gibi değil, tersine cesur bir şekilde bu denizin karanlık diplerine dalıp çıkıyorum. Her karanlık dökülüyor, her problem üzerine çullanıyor, her tehlikeli engeli göğüslüyor, her grubun inancını inceden inceye araştırıyor ve her fırkanın, mezhebin esrârını keşfetmeye çalışıyorum. Bu yolda Hakk’a bağlı olanla batıl yanlısı arasında, sünnete bağlı olanla bid’at yanlısı arasında, hiç fark gözetmemişimdir.”

*

Gerçeğin peşinde olan Gazali akıl yürütmede doğruluk ve tutarlılığın göstergesi olan mantık ilmine büyük önem vermiş, mantık ilmini bilmeyenin ilmine güvenilemeyeceğini söylemiştir. Zamanındaki yerleşik düşüncelere, fikir akımlarına şüphe ile bakarak onları eleştiri süzgecinden geçirmiş, sert eleştirilerde bulunmuş adeta onları test ederek işe koyulmuştur. Çünkü onlar kendisinin arayışına çare değildir. Zaten bu fikirlerin birçoğu çelişkiler ve dönemin hastalığı olan mezhep taassubuyla doludur. O güvenli ve kesin bilginin peşindedir.

*

Gazali’nin babası sûfi idi. Hem babası hem de baba dostu olan Farmedî’den ders alıyordu, böylece onun tavassutuyla tasavvufla tanışmış oldu. Tasavvufu da aynı eleştiri zeminine tabi tutarak ilmi zaviyeden incelemişti. O hakikatin peşindeydi zira. Şibli, Cüneydi Bağdadi, Bâyezid-i Bistamî gibi büyük mutasavvıfları okuyup inceledi, onların fikirlerini benimsedi. Tasavvufu sadece zihni bir çabayla değil de hâl yoluyla (yani bizzat yaşayarak) gerçek bir şekilde idrak edebileceğine kanaat getirdi. Gazali, bu dönemde araştırma ve gözlemleri sonucunda şunu fark etti: Mutasavvıflar yaşantılarında güzel ve salih hallere sahip, kuru dava ve laflardan uzak yaşıyorlar, ilme ve güzel işlere, şeriatın emirlerine büyük önem veriyorlardı. Onları araştırırken böylece tasavvufun ‘hal’ denilen bir keyfiyet olduğunu, sadece öğrenmekle değil tadarak ve davranış haline getirilip yaşanarak insanı olgunluğa ulaştırabileceğini idrak etmiş oldu. Bunun için de Allah’ı bol zikretmek, nefsi kötülüklerden temizlemek, haramlardan sakınmak, hakikat yolunda önüne çıkan nefsani engelleri aşmak gerekir.

*

Marifetin ışığı müminin kalbine konulmuş bir nurdur ve bu sayede insan hakikatin bilgisini elde eder.

Hakikat yolculuğunda artık çok farklı bir eşikteydi Gazali. Evet, bilgi yönüyle tamamdı. Ama bir eksiklik vardı hayatında. Bunca uğraşı sonunda dünyaya rağbet, makam, mevki, şöhret gibi olumsuzlukların yakasını bırakmadığını görüyor ve anlıyordu. Oysa bütün ilmi uğraşların sadece Allah rızası için yapılması gerekirdi. Ahlaki yönden sürekli içinde bulunduğu durumu, kendisini sorguluyordu.

*

Gazali, bu dönemde çok sıkıntılar çeker. Bunalımlar, çıkmazlar içinde kalır. Yaşadığı bu entelektüel krizle depresyona girer. Fiziki anlamda da yıpratır bu durum kendisini, bedeni hasta olur, tedaviler çare olmaz. Kendi ifadesiyle  “Allah’ın kalbine attığı bir nurla” bu hastalıklardan, entelektüel krizden kurtulur ve şifa bulur. Artık Bağdat’ta değildir. Ailesine yetecek kadar mal mülk bırakır arta kalan varlığını fakirlere ve gariplere dağıtır. Durağı yaklaşık iki yıl kadar kaldığı Şam’dır. Burada bulunan Emevi Camii’nde inzivaya çekilir. Kudüs’te de kalır bir süre. Bambaşka bir hayatın içindedir artık. Kudüs’ten sonra hac vazifesini yapmak üzere kutsal topraklara geçer. Mısır’a uğrar. Daha sonra ailesinin de arzusu üzerine memleketi Horasan’a döner. Artık hocalık vazifesini bırakmış, siyasi otoritelerle bağını koparmıştır. On yıl boyunca eğitim faaliyetlerinden uzak durur. Selçuklu yönetimi halk arasında baş gösteren inançlar konusundaki bozulmayı önlemek için onu tekrar Nizamiye Medresesi’nde hocalık yapmaya medresenin başına geçmeye çağırır. Bu ısrarlı davet karşısında Nişabur’a gelir ve tekrar medresenin başına geçer, ilmi çalışmalarına ve eğitim faaliyetlerine başlar. Burada şunu söyler kendisi: “Önceden mevki kazandıran ilmi öğretiyordum. Şimdi ise mevki terk ettiren ilme çağırıyorum.” Bu cümle bize onun hayatında önemli bir değişimin olduğunu ve artık Gazali’nin hakikat yolculuğunda kemale erdiğini gösterir. Yaşı ilerlemiştir. Israr karşısında dayanamayarak aldığı bu resmi görevi ancak üç yıl sürdürebilmiştir. Bu görevi bıraktıktan sonra Tus şehrine döner. Buraya yerleşir. Evinin yanına bir medrese ve dergâh inşa eder. Ömrünün sonuna kadar burada hem ders okutur hem de tasavvuf ve ilim ehliyle beraber olmaya devam eder.

*

ŞİİR FALINDAN:

*

Anladım işi, sanat Allah'ı aramakmış;
Marifet bu, gerisi yalnız çelik-çomakmış...

N. Fazıl Kısakürek

YORUM EKLE