BİR ÇİNİ PARÇASI DEYİP GEÇME

Anadolu adını verdiğimiz bu mübarek coğrafyayı gezdiğinizde, her köşede Yesevi Ocağı’nın bahadırları gazi alperenlerin izlerine rastlarsınız. Atların nal sesleri, kılıç şakırtıları, sazlarımız eşliğinde söylenen hüzünlü nağmeler, şairlerin hikmet dolu mısraları, minarelerden yükselen ezanlar kulaklarınıza bir şeyler fısıldar. Hem Alplik, hem de erenlik özelliğini kendilerinde cemeden bahadırlarımız fethettikleri topraklarda uzun soluklu devletler kurmuşlar, sanatkârlarımız, mimarlarımız şehirleri mimari şaheserlerle süslemişler, erenler dediğimiz evliyalarımız ve âlimlerimiz de bu şehirlere ruh ve mana katmışlardır.

*

Yahya Kemal Beyatlı’dan bir anekdotu paylaşmak istiyorum sizlerle. Biliyorsunuz, Yahya Kemal bizim edebiyat ve kültür tarihimizde çok farklı bir yere sahiptir. Milleti, tarih ve coğrafya içerisinde arayıp bulan ender kıymetlerimizden biridir. Bu yüzden, onun bizim medeniyetimizi anlatan nesir ve şiirleri okuyucuya ayrı bir haz verir, bilinç kazandırır. Yurtdışında okuyup da hiçbir komplekse kapılmadan, özüne yabancılaşmadan kalmış takdire şayan aydınlarımızdandır. Onun devrinde yurtdışına gönderilen veya giden birçok aydının kendi kimliğinden uzaklaştığını, kendi kültürüne yabancılaştığını biliyoruz.
*
Hatıralarında şöyle yazar Yahya Kemal Beyatlı: “Burada şu itirafta bulunayım ki, Fransa’dan İstanbul’a döndüğüm zaman, ilk manzarada, İstanbul bana bir köy gibi göründü. İçimde hala Paris’e karşı bir nostalji vardı. Bir zaman bu hissin tesirinden kurtulamadım. Fakat Türklüğü tarih ortasında ve coğrafyada aramak şeklindeki iddiam, beni yavaş yavaş bu sıkıntıdan kurtarmaya başladı. Camilerimizi, türbelerimizi, medreselerimizi, kabristanlarımızı birer birer gezip görmeğe başladım. Kabir taşlarını okumaya başladım. Kocamustafapaşa gibi, Fatih gibi, Atikvalide gibi semtler ve mahalleler bana Türklüğün bir mahalle halinde tekevvünü gibi geldi. Üsküdar’ı, Çamlıca’yı, Erenköy’ü, bütün Boğaz’ı, tabiatın ve milliyetimizin bu vatana işlediği güzellikleri bir arada görerek, şedid (şiddetli) bir hayranlıkla sevmeye başladım.” (1)
*
Tarihi eserlerimizin korunması için sıradan vatandaşlar olarak bizim de üzerimize düşen önemli görevler var. “Aman bana ne, sanki sorumlu ben miyim!” diyerek vurdumduymaz bir tavır takınamayız. Bu eserleri korumak için illa resmi görevli veya uzman olmamıza gerek yok. Sade vatandaş olarak bizim de yapabileceğimiz birçok şey var; yeter ki duyarlı olalım. Geçmişe dair birçok bilgiler alabileceğimiz kaynak kişilerle konuşarak bu konuşmaları kayıt altına alabiliriz. Eskiye ait evrakları muhafaza ederek araştırmacıların istifadesine sunabiliriz. Çevremizdeki tarihi eserlerin tanıtımında, korunmasında, müzelerimizin yaşatılmasında, yetkililere yardımcı olabiliriz. Çevremizdeki tarihi mirasa zarar verenleri ilgili makamlara bildirebiliriz. Bu ve bunlara benzer daha birçok şeyi yapabiliriz.

*
Aydınlarımızın, bilhassa öğretmenlerimizin gençlerimizi tarihi eserlerimizle buluşturması gerekiyor. Gençlerimiz bu eserlerle tanışıp aşina olacak ki, tarihini sevsin. İşin esası, yaşadığımız yerden başlayarak vatanımızı iyi tanımalıyız, çocuklarımıza iyi tanıtmalıyız dostlar. Tarihi eserler, kitaplar, milli kahramanlar, yapılar, efsaneler, destanlar, türküler, örf, adet ve gelenekler, kıyafetler vb. bu konuda bize kaynaktır. Yeter ki, etrafımıza biraz daha dikkatli nazarlarla bakalım. Eminim, Yahya Kemal’in “Türklüğü tarih ortasında ve coğrafyada arama” yöntemi bize farklı bir bakış açısı kazandıracaktır. Herkes farklı duygusal özelliklerde yaratıldığına göre hepimiz bu tarih ve coğrafyadan farklı güzellikler bulup çıkarabiliriz. Arıların bin bir çiçeği gezip sonunda bal gibi eşsiz ve değerli gıdayı üretmesine benzer bu. Bir taş parçası deyip geçmeyin. Biraz ilgi, biraz gayretle başlar her şey.
*
Tarihi eserlerimizi süsleyen küçücük çini parçasına bile bir ulu nazarla bakmasını bilmeliyiz. Ulu bir nazarla bakmayı öğrenebilirsek, bu bakış bizi nerelere götürecek ah bir bilseniz dostlar! Anadolu’ya bu gözle bakar ve eğilirseniz size gideceğiniz doğru istikameti gösterir. Sevgiyi bulursunuz, barışı bulursunuz, huzuru bulursunuz, insanlığı bulursunuz bu topraklarda. Çağlar geçse de eskimeyen, her dem yeni kalan Yunus’u, Mevlana’yı, Hacı Bektaş Veli’yi, Niyazi Mısri’yi, Hacı Bayramı Veli’yi bulursunuz. Sonunda yolunuz Allah’a varır. Yunus ve Mevlana gibi değerlerin Anadolu’da olmasının da ayrı bir anlamı var. Dün, bugün ve gelecek perspektifinde şöyle bir düşünün; gelecekte dünyanın parlayan yıldızı Anadolu olacaktır. Buna inancımız tam. Çünkü Anadolu’da asırlardır hiç sönmeyen Mevlana ve Yunus gibi bir muhabbet meşalesi var. İslam pınarından beslenerek Anadolu toprağını aşk ve imanla mayalayan bu bilgelerin kutlu mirası hala capcanlı ve taptaze duruyor. İşte bunun için diyoruz ki, inşallah gelecekte Anadolu’nun bağrından doğan sevgi halesi tüm dünyayı saracak ve bu sevgi hâlesi ile yeni bir dünya barışı tesis edilecektir. İşte biz, bunun için büyük bir milletiz ve bunun için tarih boyunca mazlumlara umut olduk ve olmaya da devam edeceğiz.
*
Burada tam yeri gelmişken Beş şehir adlı başucu eseri hatırlatmak isterim. Ahmet Hamdi Tanpınar’a ait bu başucu eserde Müslüman Türk Milletinin ortaya koyduğu eşsiz medeniyete dair zenginlikler, tarih ve coğrafyamız adeta didik didik taranarak kaleme alınmış. Bizim coğrafyamıza ait renkleri ve sesleri görerek, duyarak, yaşayarak, hazzına vararak okuyabileceğiniz büyülü bir eser Beş Şehir. Kuru bir gezi ve tarih kitabı değil. Okuyunca göreceksiniz; duygu, kültür, estetik, tarih ve sanatla dopdolu bir kitap. Lise yıllarında bu eseri okurken oturduğum yerde Anadolu’yu sanki karış karış gezmiştim. Okudukça ayrı bir haz duyuyor, daha sıkı bağlanıyorsunuz bu topraklara. Yahya Kemal’in, Aziz İstanbul adlı eseri de aynı hazzı verir insana. Beş Şehir’i okuduktan sonra hemen peşine Aziz İstanbul’u okumalısınız ki tamam olsun. Gençlerimiz lise tahsillerini bitirmeden bu eserleri mutlaka okumalılar. Onlar, bu eserleri okusunlar ki, vatanı sevmenin, milleti sevmenin hazzına varsınlar. Mensubu oldukları bu necip milletle gurur duysunlar. Atalarını örnek alsınlar ve bu millete hizmetkâr olsunlar. Tıpkı ataları gibi bu yalan dünyada sahici, silinmez izler bıraksınlar.

*

Bu cennet vatanda yolunuz nereye düşse kendinizi tarihle iç içe bulursunuz. Ya bir hanla, ya bir camiyle, ya bir sarayla, ya bir medreseyle ya da bir sebille karşılaşırsınız. Bu eserler bizim can damarımız, kimliğimiz ve aynı zamanda bu toprakların tapusudur.
*
NOT: 1.Nihat Sami Banarlı, Yahya Kemal’in Hatıraları, İstanbul 1960, s. 50
*
ŞİİR FALINDAN:
Unuttum kuruyu yaşı, dağıttım doluyu boşu
Neyleyim toprağı taşı, gönlümde zülcelâl kaldı.
Bahaettin KARAKOÇ

YORUM EKLE

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner944

banner954