AYRIK OTLARINDAN NE ZAMAN KURTULURUZ?

Tütün işiyle uğraşanlar bilir. Güneş doğmadan, bulutlar tepeyi selamlamadan, ırmaklar geceyi uyandırmadan uyanmak ve tarlaya gitmek gerekir. Yaşamak gibidir tütün. Yaşamaktan ne kadar zevk alırsanız tütünden de o kadar zevk alırsınız, tütünden ne kadar çile çekmişseniz hayat da o kadar sabır doludur.

Çile, yalnızca zirai işle ilgili değildir. Hayatla ilgili, hayatın içinden şeyler de çilenin ve sabrın içindedir. Çile ve sabır birbirini tamamlar; tütün ve insanın birbirini tamamladığı gibi.

Yine tütünden devam edelim. Mayıs ayında diktik, Haziran’da çapaladık, Temmuz’da kıracağız yapraklarını. Ancak öncesi var; ayrık otları…

Zararlı bir bitkidir, faydasız bir ottur. Ot işte nihayetinde deyip de geçebileceğimiz bir ot türü de değildir. Eğer tütünün kollarına, bacaklarına ve gövdesine sarmaş dolaş olmuş bu otu tütünün gövdesinden ayıramazsanız, tam bir yıl boyunca yaptığınız tüm emekleri atın gitsin boş sepete! Oysa o sepete demet demet tütünler koyacaktık.

Hayat da böyledir, arkadaş da böyledir, dostluk da böyledir. Kollarımıza, bacaklarımıza, gövdemize yapışan herkes dost mudur? Her kişi “er kişi” midir?

Gövdemize sırnaşan duygularımızı kontrol etmeliyiz. Bizi düze ve güze çıkaracak olan sabit duruşumuzdur. Ayet öyle demiyor mu: Üzerimize sabır yağdır ve ayaklarımızı sabit kıl (Bakara suresi 250. Ayet)

Vaktiyle şöyle bir şiir de okumuştum: ”Dağılmadık/ayaklarımız sabit.” Ayet ve şiir ne de güzel tamamlıyor birbirini.

İsteriz ki hep, birbirini tamamlayanlar yan yana gelsin. Birbirini tam anlayanlar karşılıklı otursun. Tütününü zararlı ayrık otundan kurtarmaya çalışan bir çiftçi gibi titiz olalım. Sağımızdan esen rüzgâra, yanımızdan geçen yele bakalım.

Dünya gerçekten küçük bir köy. İstediğiniz bilgilere cep telefonu ekranıyla anında ulaşabiliyoruz. Eskiden olduğu gibi saatlerce kitap karıştırmaya, bir mevzuatı öğrenmek için yan ildeki bir kuruma telefon etmeye gerek bile kalmadı.

“Kral öldü yaşasın yeni kral”cıları görmek istersek görürüz. Kraldan çok kralcıları da öyle. Ancak biz insanlar nedense gözümüzün önündeki görmek istemiyoruz. Ne var ki bu meşakkatli haller, işte o gözümüz gibi sakındıklarımızdan gelmektedir. “Gözünü budaktan esirgemeyenlerimizi” zaten cepte diye avutamazsınız. Kol kırılır yen içinde kalır diye susanlar gerçekten biat edenlerdir.

Biat kelimesini sorgusuz sualsiz itaat olarak tanımlamak, bu yanlış sürecin devamıdır. Biat, bir kimsenin yönetimini, egemenliğini tanıma demektir. Bi'at, Kur’an’da anlatılan haliyle bey ’at, Peygamber’e bağlılık sözü verme, bağlılık yemini yapmak gibi anlamlara gelmektedir.

İnsan yeryüzünün temsilcisidir. Temsil ettiği değerler Peygamberlerin devrettikleri ve anlattıklarıdır. Bizler bu iki değeri yaşayarak uygularız. Dolayısıyla biat kavramını peygamberlerin bize bıraktıkları değer olarak anlamalıyız. Öyleyse arkadaşına gerçekten biat edenleri merkezimize çekmeye başlayalım, lütfen çok geç olmadan…

Emme basma tulumba gibi “her naneyi” onaylayanların epistomolik olarak karşılığı yoktur. Bu tür insanın ontolojik olarak bir değeri de yoktur. Biat kavramının zıddına, her şeyi sorgusuzca amenna diye kabul edenler, yürüyen bedenlerdir; gölgesi uzayan cüsselerdir. Güneşin en tepede olduğu an, gölgemizin en kısa olduğu andır. Ancak o vakit günün en verimli anıdır. Güneşin akşama doğru gölgemizi sanal olarak uzatmasına bence artık kanmayalım. Bakalım, öğle vaktinde güneşe bakalım. Dönelim, yüzümüze dönelim, yüzümüzü güneşe dönelim. Yüzü güneş olan *ontolojik ve *epistemolojik karşılığı olan gerçek değerlere dönelim.

Yazıyı İsmet Özel’in bir şiirinden iki dizeyle tamamlamak artık vacip oldu: ”Eve dön! Şarkıya dön! Kalbine dön!/Şarkıya dön! Kalbine dön! Eve dön!”

Evimize dönelim, şarkımıza dönelim, kalbimize dönelim. Ancak böyle “tamam” olacağız.

Fatih TEZCE

*Ontolojik: Felsefi bir terim olarak, varlık.

*Epistomolik: Felsefi bir terim olarak, bilgi.

YORUM EKLE